Karanlık... Sessizce göğü kapladığı gibi yüreğimi de kaplamıştı sanki. Acıyı dahi düşünemeyecek kadar acizdim. Sadece boşluk vardı, baktığım gece göğü kadar karanlık ve büyük bir boşluk. Acıyı silip atmıştı sanki yada belki acı hiç olmamıştı.
 
Günün daha erken saatlerini hatırlamaya çalıştım. Güneşi hatırladım; çekingen bir çocuk gibi yoğun, gri bulutların arkasına saklanmıştı. Başka? diye zorladım kendimi. Başka şeyler de vardı biliyordum. Bir kalabalığın arasındaydım; ama sesler bana çok uzaktı. Sanki beni diğerlerinden ayıran bir duvar varmış gibiydi. İnsanların yüzlerinde acı vardı, kendiminkinde olmadığını bildiğim bir acı. Gözyaşları bile görmüştüm! İçimi sıkan bir vicdana zabıyla, ben neden böyle hissetmiyorum, diye düşündüm. Omzumu teselli edercesine okşayan eller sanki garipliğimi daha da vurgulamak ister gibiydi. Dönüp bakmadım. Bu kalabalıktaki insanlardan biriydi işte. Kim olduğunun bir önemi var mıydı? Ona yüzü olan bir maske takıp diğerlerinden ayırmanın bir anlamı var mıydı? Muhtemelen,  hayır.
 
Ve sonra onu görmüştüm. O "şeyi". Artık ne insanların giysilerine ne de yüzlerindeki acıya dikkat edebiliyordum. Sadece o vardı, o "şey". Bir tabut, dedi anlamayan zihnim. Hala acı yoktu; ama bir baş dönmesi bedenimi titretip beni zayıf bıraktı. Gözlerimi kapattım, daha fazla görmek istemiyordum! Kendimi bu kadar zayıf ve savunmasız hissettiren bir şeye bakmak istemiyordum! Bacaklarım hala titriyordu, sanki bedenimi daha fazla ayakta tutamayacak gibiydi. Bu düşünceyle midem bulandı. Kendi acizliğimden tiksinerek, hala gözlerim kapalı bir şekilde başımı kaldırdım ve yüzümü göğe çevirdim. Islak bir şey yüzüme değdi ve yanağımda hafif bir yol çizdi. Ağlıyor muydum? Düşüncesi bile şaşırmama sebep oluyordu. Acı hissetmediğim halde nasıl ağlayabiliyordum? Ama hayır, ağlıyor olamazdım; damla soğuktu. Başka bir damla aalnıma değdi ve gökgürültüsüyle beraber damlaların sayısı arttı. Tabi ya, yağmur yağıyordu! Kim olduğunu bilmiyorum; ama birisi beni çekti ve şiddetlenen yağmurdan uzaklaştırdı. Nereye gittiğimizi umursamadım. Eve gitmiş olabiliriz yada başkasının evine veyahut tamamen başka bir yere. Hatırlamıyordum. Bir önemi de yoktu zaten.
 
O tahta kutuyu ve onu gördüğümdeki acizliğimi hatırlamak bir kez daha midemi bulandırdı. Pencerenin soğuk mermerine ellerimi bastırarak kendimi sakinleştirmeye, mide bulantımı bastırmaya çalıştım. Kendimi daha iyi hissettiğimde bir kez daha içimdeki boşluğu düşündüm. Hala o boşluk yerine kıvrandıran bir acı olması gerektiğini düşünüyordum. Bugün sevdiğim birisini toprağa vermiştim; bunun canımı yakması, beni acıdan kıvrandırması gerekirdi, değil mi? Oysa onu kaybettiğimi öğrendiğim anda onunla ilgili her şey içimden çıkarrılıp alınmış gibi hissediyordum. Ne ona hissettiğim duygular ne de anılar kalmıştı. Hatta... hatta ona sevgiyle seslendiğim bu "baba" sözcüğü bile, sanki daha önce hiç duymadığım bir şeymiş gibi, ağzımda yabancı duruyor ve acı bir tad bırakıyordu.
 
Evet, onu kaybetmiştim. İşte olan buydu! Bütün anılar ve duygularla beraber onu da sonsuza dek kaybetmiştim. Çünkü insanların kaderlerinde ölmek yazılıydı ve ölüm yok oluştan başka bir şey değildi. Dinlerin bizi inandırmaya çalıştığı gibi yeni bir başlangıç yoktu. Sadece ölüm ve sevdiğimiz bedenler soğuk toprağın altında çürürken hissedebileceğimiz tek şey onların yokluklarıydı. Sadece boşluk. Gece göğü gibi karanlık bir hiçlik; derin, dipsiz bir çukur. Titredim ve kollarımı yavaşça bedenime sardım. Üşüdüğümü hissediyordum ve daha fazla üşümek tek elimle uzanıp pencereyi açtım. Gerçekliğine tutunabileceğim bir şeye ihtiyacım olduğunu hissediyordum. Ve soğuk hava gerçek bir varlık gibi beni sardığında ona tutundum. Soğuk bir rüzgar saçlarımı uçuşturarak odama doldu. Hem, dedi kafamın içinde küçük, hain bir ses, yarın hasta olmayı başarabilirsen kimse senden adetlere uygun bir şekilde yas tutmanı da isteyemez. Ölünün ardından ağlamamak için bir bahanen olur. Haklı olduğunu biliyordum ve bu kendimi bir çeşit ucube gibi hissettiriyordu. Bu yüzden daha fazla konuşmasına izin vermeden o hain sesi acımasızca susturdum. Şimdi yağmur azalmıştı. Ben bakarken karşımda gümüş bir şimşek çatallanarak gökyüzünü aydınlattı. Ardından kükreyen gökgürültüsüyle irkildim, sesi kulağıma çok yüksek gelmişti. İçimi çekerek gökgürültüsünün bana zarar veremeyeceğini mırıldandım ve bedenimi saran kollarımı gevşeterek yatağıma sokuldum. Battaniyeme ne kadar sıkı sarınsam da çevremi saran soğuğun farkındaydım. Birdenbire yüksek sesle inlemek istedim; yarın okul vardı! Acıyarak bakan ve hissettiğimden daha fazlasını talep eden daha fazla insan olacaktı. Düşünme, dedim kendi kendime sertçe, uyumaya çalış. Ama kolay değildi. Odanın içinde uğuldayan rüzgarlar, "ahhhh canııımmm" diyerek beni teselli edebilmek için benden ağlamamı bekleyen insanların düşüncesi bir kabusun eli gibi üzerim çöreklenmişti. Yatağımda dönüp durdum, sanki bir işe yarayacakmış gibi. Ve sonunda uyku geliğinde onun rahatlatıcı karanlığına sığınmaktan memnundum. ısındığımı hissediyordum. Titreten rahatlatıcı bir sıcaklık bedenimi sarmıştı. Buna rağmen küçük bir düşünce kafamın arkasında oyalanıyordu. Biraz sonra uykuya daldım; ama hemen öncesinde düşündüğüm son şeyin parmaklarımın soğumuş olduğuyla ilgili olması garipti.